Psikolojik Obezite

Yeme bozuklukları antik çağlardan bu yana değişen sıklık ve belirtilerle var olmuştur Yeme Bozuklukları Modern Çağ’ın hastalıkları arasında hızla artan hastalık grubunda yer almaktadır. Zayıflıkla çekiciliğin, incelik kavramının estetik kaygılarının değişmesi yeme bozukluğu arttırmıştır. Kilolu insanların yaşlı göründüğü, incelik ve zerafetin daha çekici olduğu tarzındaki moda ve anlayış özellikle genç kızlarda zayıf kalma, ince olma arzusunu doğurmuştur. Yeme Bozukluğunun psikanalitik açıklamaları 1930’lu yıllarda yapılmaya başlanmış ve bu açıklamalar bozulmuş yeme fonksiyonu ve kusma üzerine odaklanmıştır. Neredeyse tüm açıklamalar Freud’un açıklamalarından yola çıkarak “bozulmuş beslenme dürtüsü” ve “cinselliğin kontrolü” üzerinde durmuştur. Yeme Bozuklukları psikiyatride nedenleri ve tedavisi tartışmalı bir hastalık grubudur.

 

“Yeme Bozuklukları”; yeme davranışına yönelik tüm bozuklukları bir çatı altında toplayan, bu rahatsızlıkları anmak için kullanılan genel bir tanımlamadır. En bilinen yeme bozuklukları, Anoreksiya Nevroza ve Bulimia Nevrozadır. Bunların yanı sıra yiyecek olmayan maddelerin yenmesi anlamına gelen pika ve yenilen yemeğin tekrar ağza getirilerek çiğnenmesi gibi davranışlarla kendini gösteren ruminasyon bozukluğu, tüm dünyada psikiyatrik hastalıkların sınıflandırılmasında yer alan yeme ile ilgili bozukluklardandır. Yeme Bozukluklarının oluşma nedenleri karmaşık, erken başlayan uzun süre devam eden ve terapötik güçlüklerle tanımlanan ölümcül sonuçları olan bozukluklardır.

 

Pek çok psikiyatrik sorunu incelerken ailenin yadsınamayacak etkileri karşımıza çıkmaktadır. Kişiliği, yaşam görünüşü, davranışları etkileyen en önemli çevre elbette ki aile, anne-babadır. Aile içi ilişkiler, paylaşımlar, anne ve babanın karakter özelikleri ile çocuklarına yaklaşımları çocuğun geleceğini etkilemektedir. Aşırı koruyucu ebeveynler veya çocukları ile mesafeli ilişkiler içinde olan, duygusal uzaklığı tercih eden ebeveynler farklı şekillerde çocuklarının yeme davranışlarını etkilemektedir. Yeme, ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve duygusal durumun duyarlı bir göstergesidir.

 

 

Günümüzde sıklıkla üstünde durulan bir diğer yeme bozukluğu obezitedir. Obezite, vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır. Obezite, başta kardiovasküler ve endokrin sistem olmak üzere vücudun tüm organ ve sistemlerini etkileyerek çeşitli bozukluklara ve hatta ölümlere yol açabilen önemli bir sağlık problemidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından en riskli 10 hastalıktan biri olarak kabul edilen obezitenin, yine aynı örgüt tarafından yürütülen son araştırmalarda kanserle yakın ilgisi olduğu da belirlenmiştir.

Son yıllarda birçok endüstri ülkesinde obezite ve fazla kilolu olma sıklığı artmakta ve bu olay birçok popülasyonu üzen bir sorun halini almaktadır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artan refah düzeyi ile birlikte obezitenin de görülme sıklığının da arttığı görülmektedir.

Obezite, çok yönlü ele alınması gereken bir sağlık problemidir. Bireyin, yaşam kalitesi, psikolojik yapısı, aile özellikleri gibi faktörlerden etkilenir. Bu sebeple yapılan araştırmada, ergenlik döneminde olan obezitesi olan ve olmayan ergenlerin, ruhsal süreçlerinin, beden algıları, beslenme alışkanlıkları ve aile özellikleri yönünden incelenmesi hedeflenmektedir. Böylece ulaşabilen örneklem aracılığıyla bu konu hakkında nasıl bir süreçte olunduğu tespit edilebilir ve önleyici çalışmalara katkı sağlaması arzulanmaktadır.

Obezite tedaviside öncelikle kişiye özel doğru bir egzersiz programı ve doğru bir beslenme düzeni oluşturulmaktadır. Obezite tedavisinde egzersiz ve düşük kalorili diyetlerin yetersiz kaldığı durumlarda ilaç yardımına başvurulabilir. Yeme bozukluların kökeninde aile ilişkilerinin yer aldığı bilinmektedir. Özellikle psikoterapi ve aile görüşmeleri de yeme bozukluğu olan bireylerde sıklıkla tercih edilen tedavi yöntemlerindendir.